atakanaydin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
atakanaydin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Eylül 2019

Sadece seni istedim...


Hatırlamak
Kanlı bir bıçak gibi dolaşırken
Mutsuz omuzlarda
Vazosu hiç kırılmayan bir ev istedim…
^
Başımı koyacağım bir düş
Birlikte eğilebileceğim bir balkon istedim.
Hayata küsmeden, doğan
Solmadan açan bir çiçek olmak istedim…
^
Seni insan tanımı sıfatlardan
Yerden ve gökten uzaklarda
Sadece benimle gülen
Biri olarak görmek istedim.
^
Her şeyin ve herkesin ortasında
Sessizliğin…
Dikenli kanca gibi yapıştığı boğazına
Yarınları düşünmeden sarılmak istedim…
^
Ben,
Sadece ve sadece seni istedim.
Sen,
Seninle gelen her şeyi…              

2 Eylül 2019

Üzülme, bundan başka bahar yok...



Güzel bir şarkı tutsun elinden,
Güzel bir şiir.
Koynuna varmadan bitsin,
Bu anlamsız rüya…
*
Uyanma!
Biraz darlan.
Hatta efkârlan.
Nemli, kötü bir tütün iç bugün…
*
Soyunma sakın, yedi yabancıya.
Dinle ama anlatma.
Solmasın göğsündeki
O keskin, biçimsiz yara…
*
Beni unut, bizi unut…
Ama sakın ola;
Üzülme sevgilim,
Bundan başka bahar yok…

22 Ağustos 2019

Güneşi Doğuranlar...


22.08.2019
Hayat,
İnce bir kum tanesi üzerinde
Sert rüzgârlar eşliğinde
Tutulmaktı mavi bir denize…
*
Yorulmuşsa, ruhun
Sıkılmışsa bu içi boş  
Yorgun düzlemde
Güneşi doğur, güneşi sen doyur! 
*
Önünde hayat var!
Bak…
Yine de inanmıyorsan, bekle!
Daha solmamış çiçekler…
*
Yağmur
Bekletiyorsa, yalnız seni ve geceyi
Sessizlik; delilik üstü bir yerse zamanda
Takılıp kalma, inan yaşa bu çamurda…
*
Belki yaşamın, güneşe hamle yapar,
Belki korkar insan tutunmaya
Ait değilsin biliyorum buraya
Burada bizimle boğulma…


21 Ağustos 2019

Yalnızlık Hikayesi...


 21.08.2019
Bir ağaç gövdesi saklar beni,
Suların seslere karıştığı
Yemyeşil boyalı
Camdan bir rüyada…
*
Hepimiz aniden uyanırız,
Arka bahçesinde bu dünyanın.
Yeni açmış bir çiçek yerine
Kurutulmuş bir gülü koklamaktır, yalnızlık.
*
Kurulmuştur senden önce,
Söylenmiştir
En güzel ve en gerçek
Yalnızlık hikayesi…



19 Temmuz 2019

sarhoş adam


Sahibinden satılık diye bağırdı
Sarhoş adam
Sahibinden satılık koca bir ömür…
Temmuzdur yorgunluk
Ne umudu konuşmaya
Ne fazla yaşamaya
Biliyor musun?
Yalnızlıktır, beni burada
Bir film boyunca
Oturtan…
Ellerim bir perdeyi aralıyor
Gök iki adım geri gidiyor
Zaman, serseri bir mermi gibi
Geçmek bilmiyor…
Ne hayatlar vardı oysa
Şurada yaşanmak için duran
Belki salkım bahçesinde
Yağmura tutulan
Altı temmuzdur
Unutma
Beni sarhoş dansa kaldıran…

2 Temmuz 2019

Yolcusu Olmayan Duraklar


Aslında her şiir bir hikayeyi bir anıyı temsil ediyor... 

{Şiir de bahsettiğim durak burasıydı. Eminim ki uzun yıllardır kimse tarafından rahatsız edilmedi. Bende birkaç ziyaret sonrası onu bu sonsuz yolculuğunda, yolcusu olmadan uğurlayabildim. Çiçeklere, böceklere eş dost olduğunu gördükten sonra unutamazdım.  Onu kendi hayatıma bir şiir ile dahil etmeye çalıştım, umarım hiç güzelliğinden ödün kaybetmez…



Önemsemiyorum…
Yırtık bir çorapla dolaşıyorum dünyayı.
Bir yerde kuş sürüleri takılıyor ayaklarıma,
Birbiri ardına atıyorum hayallerimi.
***
Çirkinliğim…
Bu satırlara vuruyor kendini.
Kuş konmaz denmeyi tercih ediyorum.
Karartıyorum! Eski bir çekyatta kalan,
Tüm yaşayabildiklerimi…
***
Temiz bir kağıda yazmaya çalışsam da,
Günahlarımı…
Affetmiyor! Küçük kalbim,
İnanmazken böyle bir yaşama…
***
Dedim ya;
Önemsemiyorum hiçbir şeyi!
Yolcusu olmayan duraklar,
Denk geliyor bana,
Çaresiz bekliyorum…

20 Haziran 2019

Ve bir sessizlik sonra…


Henüz hiçbir şeye karar veremedim.
Biraz dursam
Denizi seyretsem
Dalsam maviliğin en dibine!
*
Rüzgar esse sonra,
Kıvrılsa beline kadar saçların
Karışsam bir tutam,
toz bulutuna…
*
Soluklansam derin derin…
Gökyüzüne baksam!
Bazen bir rüyada uyansam
Kısada olsa tutsam zamanı…
*
Duyulsa adın bir trende,
Bir kez daha yürüse
Ağıt yakan kuşlar…
Ve bir sessizlik sonra!
*
Ucuz olmasın romanlar
Ucuzdur oysa
Unutan, kırılan
ve dışlanan hayatlar….

29.05.2019



20 Mayıs 2019

Kırık Bisiklet - Öykü


...

 Atakan Aydın 16.05.2019
       O bahar hiçbir çocuk evden dışarı çıkmaya yeltenmedi. Mahallemizin esmer yağız delikanlısı Ali, bütün çocuklara öyle bir korku salmıştı ki; karşı mahallenin çocukları bile Ali’yi gördüklerinde başlarını öne eğer, geçmesini beklerdi.  Ali babasının ona uyguladığı şiddeti, bende dâhil olmak üzeri bize gösteriyor, bizim ona karşı sevgimizi kendi çıkarları için kullanır ve bizi azarlamaktan çekinmezdi…

            Bir sabah okul telaşı ile evden alelacele çıktığımda, Alilerin kaldığı evin önünden geçiyordum. Pencerenin kenarına sıkışmış perde aralığından odanın içini merak edip bakmaya başladım. Alinin babası Hasan abi Elinde içki şişesi ile bir kenarda sızmış, Annesi Feriha hanım oğlunun sessiz, sedasız üzerini giydiriyordu… İçimde ürkütücü bir merak ile birkaç saniye pencere kenarından onları izlemeye koyuldum… Mahalleden geçen camii imamı Rüstem abi: “Şiişt Erdem neye bakıyorsun? Ayıp değil mi çocuğum?” diye bağırınca, Ali’nin beni fark etmesi saniyeler aldı. “ Kim var orda! Neye bakıyorsun! Diye Alinin arkamdan haykıran sesleri; kalbimin yerinden çıkacak kadar hızlı atmasına,  nefes bile almadan soluksuz okula koşmama neden oldu…

            Okul girişinde Cahit ile karşılaştım. İçimdeki korkuyu ve derin nefes almalarımın sebebini sormaya çalıştıkça, konuşamıyor, kolundan tuttuğum gibi okulun arka tarafındaki banka sürüklüyordum…

“Cahit, Ali beni öldürecek!” dedim.
Meraklı bakışlarıyla:

            “Neden, niye öldürsün seni?”

  Dudaklarımın kuruluğunu dilim ile tazeledikten sonra: “Sabah okula gelirken onların evinin perdesi açıktı, bende kafamı uzattım, o sırada da Ali beni fark etti ve ben ne yapacağımı bilemeden kaçarak oradan uzaklaştım.”

            “Bunun yüzünden seni neden öldürsün? İlahi Erdem Aliyi bilmiyor musun, öyle sert olduğuna bakma, geçen yaz hatırlamıyor musun başımıza gelenleri?”

            “Sahi şu kırık bisiklet meselesine ne oldu? O yaz teyzemlerden geldiğimizde birkaç duyum işittim ama herkes sükûnetini koruyordu, bende üstelemedim…”

            “Ah o bisiklet, nelere yol açtı bir bilsen…”

Hafif bir tebessüm ettikten sonra, beyaz dişleri arasından gülümseyerek ekledi: “ Ali seni öldürmeden anlatayım en iyisi Erdem…”
***
            “Siz teyzenlere gittiğiniz gün çok sıcak mı sıcak bir gündü. Rüzgâr bile kendi payına düşen esintiyi hakkıyla yerine getiremiyordu. Mahallenin aşağısında duran dondurmacıdan tüm çocuklar dondurma almak için sıraya giriyorduk. Ali mavi cilalı bisikleti ile mahallenin aşağısında tur atıyordu. Siz o sıra araba ile yanımızdan geçmiştiniz… 

Ali, Hasan abinin geldiğini görünce alelacele bisikleti bizim top oynadığımız parkın kenarına bırakıp, kahvenin oraya doğru koştu. Tabi biz çocuklar durur muyuz, hepimiz bisikletin başına üşüştük. İçimizden en kurnaz olanı bir teklifte bulundu, güya hepimiz sıra ile binecektik ve Ali’nin haberi olmayacaktı. Tabii kimse ilk binecek olan kişinin kendisi olmasını istemiyordu… 

Arkalardan gözlüklü Cevdet, ben binerim diyerek atladı. Park’ın çevresini iki defa döndükten sonra, diğer çocuklarda kendi çekinmeleri yenip sırası ile bindiler. Sıranın sonunda ben vardım Erdem… Tam elimi yerde duran bisiklete atacaktım ki, arkadan bir ses! Bir kıyamet koptu. Ali bütün telaşı ile bu tarafa doğru hem bağırıyor hem koşuyordu… Derhal bütün çocuklar dört bir tarafa dağıldık.  Nasıl can havli ile kaçtıysam eve kadar hiç soluk almadan koşmuşum.

Ertesi hafta bu mevzuları unutmuş bütün çocuklar park da bilye kapıştırıyorduk ki; ali elinde bisikletin tekerleği ile yanımıza geldi. “ Kim yaptı bunu! Çabuk söyleyin!” diye bizlerin üzerine gelince herkes susmuş bir kenara çekilmişti.

Derhal söze atladım.

“Bunu bizim yaptığımızı nerden çıkardın! Bir hafta oldu biz seni görmeyeli!”

Gözleriyle herkese sinirli bir bakış attıktan sonra:
            
“ Siz yapmadınız ama siz nazar değdirdiniz! Annem öyle dedi. Eğer insanlar bir şeyi çok beğenir ve kıskanırsa nazar değdirirler ve istedikleri şey her neyse hemen yıkılır, bozulur veya kırılır…”

 İşte birkaç gün sonra mahallede kimi görsem, birbirine bu kelimeyi söylüyordu. Sebebini sormaya çalıştıkça da “Annem söyledi, öyle bakma! Onu deme!” gibisinden çıkışı veriyordu…
***
            Bütün yaz böyle geçti Erdem… Mahalleye bir nazar değdi o yaz sorma gitsin…

19 Mayıs 2019

Farklı Olmak... - Yaşam üzerine karalamalar


...

Yaşam denizinde kendinizi fark ettirmeye mi çalışıyorsunuz?

         Bakın dostlar; bizler zihnimizin alamayacağı sonsuz bir evrenin, sonsuz sayıdaki galaksilerinin birinde bir gezegende ortalama 60 veya 70 yıl yaşayan birer canlı türleriyiz. Bizler olmadan da bu dünyada bu evrende milyarlarca canlı türleri, yıldızlar doğup ölecek ve bizler olmadan da bu yaşam devam edecek. 

O yüzden kendinizi şu soruyu sorun, neden bunca hırs, bunca kavga! Neden kendinizi bir başkası gibi davranıp, bir başkası yerine koymaya çalışıyorsunuz? İnanın dostlar, eğri bir ağaç kadar bazılarımızın faydası yok bu dünyaya…

         Sevelim, gülelim, yaşama değer katacak işler yapalım, sevgiyle aşk ile yapalım. Onlar karanlığı savunurken bizler aydın olalım, onlar imkansız desin bizler inanalım… İnanın bunu yapmak hayatın en güzel şeyi… 

Son olarak bir ağaç olalım…
--------------------------------------------*         
Yaşam üzerine karalamalar – Atakan Aydın 

6 Mart 2019

Bir karga bir kuşa sarılamaz. - Öykü


...

Atakan Aydın 04-03-2019

Ne zaman bir sevgili görsem içim üzülür, sigarama sarılırım… İçimde bayram sevinci gibi biriktirdiğim birkaç anı dışında hiçbir şey beni mutlu etmeye yetmemiş, hep yeis içinde bırakmıştı. Yaşımın son semalarında yol boyunca her taşı her sokağı; sanat galerisi gezer gibi saatlerce izliyor, köhne evimin yolunu tutuyorum. Bu tekerrür yaklaşık yirmi yıldır böyle devam ediyor, ben yarım bıraktığım bir aşkı; bir inanç niteliğinde durmadan arıyorum…

Aylardan kasım, hava bir kâbus gibi içimi bunaltıyordu. Üniversite okumak için geldiğim bu şehir de yalnız başıma bir oda da durmadan sigara içer, dışarıda soğuğa veya rüzgâra aldırış etmeden el ele dolaşan çiftleri, sevgilileri pencere kenarından izlerdim. Bu kasabaya daha ayak basmadan önce kafamda kurduğum dünyanın şimdilerde hiçbir izi yoktu. Sadece yalnızlığımın olur olmadık tadını çıkartıyordum…

Pencere kenarındaki tekli koltuğumda oturmuş, önümde izmaritten gözükmeyen küllüğü, yarım bırakılmış bir tabak makarnayı ve masanın üzerine birikmiş su birikintisi ile güneşin batışını izlerken, bir yandan da alt komşularımda çalan müziğin ne olduğunu düşünüyorum… Sonra bir sigara yakıyorum ve yarısını içip söndürüyorum… İçimi boş bir dünya ya benzetiyorum. Hayat var ama yaşayan yok…

Bu oda da kaldığım üç ay boyunca; alt katta, her gün bayram havası vardı. Hayatımda duymadığım müzikleri, oyunları kızlı erkekli oynuyorlar, arada ise benimde sevdiğim havalardan açıyorlardı…  İlk zamanlar kızıyordum, bazen de küfürler savuruyordum. Onlar da benim yaşlarımda ama nedense mutluydular. Onların mutluluğunu kıskanıp belki mutsuz olmalarını istiyordum sanırsam ama yalnız kaldığım şu daracık oda da bilmedikleri bir ses oldukları için onlara alıştım…

Bir kargaşa sonrası neye kızdığını bilmez bir tavırla; yalnızlığıma, umutsuzluğuma ve önümde duran Salvador Dali’nin tablosuna küfürler savururken: Birden kapının çalınması ile sesimi, konferansa hazırlanmakta olan bir eğitimci gibi değiştirip, lafügüzafları aramakta olduğum hayatın amacına bağladım…

Bir müddet kulak asmadım. İkinci defa kapıya vurduklarında, bir hızla kapıyı açıp karşımda duran mavi ceketi, uzun kumral saçları ve yüzünde çocuksu bir tebessüm ile ismini hatırlayamadığım heykelleri andıran kadına baka kaldım. Gözlerim, gözlerine değince kelimeleri toplayıp bir şey demeye çalıştı ama o kadar utandı ki; gözlerini kaçırıp sadece;
“Sen şu okuldaki melankoli çocuksun” diye bilmişti…

İkimizde beklenmedik bu söz karşısında gülümsedik…

“İnsanlara böyle bir izlenim bıraktığımı bilmiyordum…”

Elini uzattı: “Ben Liya, beni alt kattan seni davet etmem için gönderdiler.” Dedi.

Parmak uçlarını avucumun içine doğru kavradıkça, elinin sıcaklığı vücudumun en derin safhalarında bir kitap aralığında unutulan, kurumuş bir gül yaprağı gibi önceleri parlak sonraları solmuş ve kurumaya yüz tutmuştu. Birkaç saniye nedeni bilinmez bir tavırla yeis içinde kaldım…

Yüzünde öyle bir buhran vardı ki; bunu birkaç dakika sonra fark edebilmiştim. Gözleriyle elimizi gösterdiği vakit: “Affedersin, üzerime bir şey alıp hemen geliyorum” diye şaşkın ve telaşlı bir cevap verdim. Ben çocukluk anılarımda dâhil, hiç toplu ortamlara ayak uydurabilen biri değildim ama bu kızda beni çeken ve onun saçlarından, ellerine kadar içimi huzurla dolduran bir hali vardı. – Hani en müteessir günlerinde sevdiğiniz bir şarkının radyoda çaldığını fark edersin ya sonra yüzünüzde oluşan aptal gülümseme ile içine bir huzur bir yaşama isteği doğar, işte buydu.- 

Şimdi odanın içinde dört dönüp ne yapacağımı düşünürken tekrardan seslendi. “Biraz çabuk olabilir misin?” Artık geri dönüşü olmadığı için üzerime hırka alıp çıkmak durumunda kaldım…

Koridorda ve merdivenlerden inerken ahenk ile dans eder gibi sallanan saçlarını ve uzuvlarını bir adım arkasından gelerek takip ediyordum. Bu süreç her ne kadar bitmesini istemesem de birkaç dakika bile sürmedi. Kapıya geldiğimizde, eliyle saçlarını topladı, ceketini düzeltti ve kapıya vurması ile beraber şiddetli bir ses tonuyla; “ Kapıyı açın!” diye haykırdı.

Birkaç dakika öncesine kadar, nazik ve güzel görünen kadın, şimdi karşımda sinirli ve çirkin bir hal almıştı… İçerideki ses birden sustu, kapı açıldı. Meraklı bakışların kapı arkasından bana doğru baktığını gördüm. Yavaşça ayağımdaki terlikleri çıkarıp, göz ucuyla çoraplarımı kontrol ettim. “Hoş geldin” sözcükleri dört bir ağızdan üzerime doğru gelince kalbimin bir anda hızlandığını ve kızardığımı fark ettim.  İçeri geçtiğimizde köşede bulunan sarı saçlı ve turuncu sakallı bir genç ayağa kalkarak elini uzattı: “ Ben Hakan” dedi.  Elimi çekinerek uzattım ve “Memnun oldum” diyerek köşede cam kenarında bulunan koltuğa oturdum.

Ortada bıraktıkları soda şişesi neden benim buraya davet edildiğimi aydınlatıyor gibiydi. Hakan söze girdi: “ Biz şişe çevirmece oynuyorduk! Liya cesaret deyince, bizde seni davet etmesini istedik. Bizimle beraber oynar mısın?” Diğer iki kızda Hakanın sözlerini tekrarlayıp muhabbet açmaya çalışıyor, arada masaya getirdikleri abur cuburları bana doğru uzatıyorlardı.

Cevabımı söylememe izin vermeden elimi çeken Liya ve onun derin bakışları, beni şişenin yanında yer etmemi sağlamıştı. Birkaç soru cevap sonrası nerdeyse aile bireylerime kadar öğrenmişlerdi. Soru aşk ve anlam üzerine yoğunlaşınca; karşılarında bir heykel gibi durduğumu, ilgimi ve alakamın olmadığını fark ettiler, topu bana atmayı bıraktılar ve alkol sefasına başladılar… Elime tutuşturdukları bir bardak şarap ile karşımda oturan Liya’yı izliyor, bana doğru baktığını fark ettiğimde hiçbir şey ile alakam yokmuş gibi tavanı, duvardaki tabloyu bazen de kitaplığı izliyordum.

İçeride dönen muhabbetlerin hepsi bugüne kadar duymaktan kaçtığım veyahut bulunmamak için elimden gelen gayreti gösterdiğim bir hal almıştı. Buraya gelirken böyle bir şeyle karşılaşacağımı aklımın ucundan geçirdiğim halde kendime kızıyordum. İçimde o kıza duyduğum his olmasa şu pencereden tereddütsüz bırakırdım kendimi...

Uzun saatler sonra herkes bir köşeye çekilmiş, kimi televizyona, kimi de elindeki telefon ile uğraşıyordu. İçimde kapı eşiğine çarpan bir ayağın aniden gelen ağrılarını taşıyor, onun yanına oturup, sızmış numarası yapmak, saçlarını okşamak istiyordum… Beni fark etmesinler diye adımlarımı parmak uçlarıma kadar indirip, salonu birkaç tur döndüm. Her ne kadar yüreğimi kandırmaya çalışsam bile, yalandan sızmış, sarhoş numarası yapacak olmama, beynim izin vermiyor, vicdanım bu yapacaklarımla, kaderimi değiştiremeyeceğimi söylüyordu.

Sessiz ve düşüncesiz kapıya kadar gelip, terliklerimi giydim. İnsan her ne kadar değişeceğine inansa bile alnın ortasına kara bir kalem ile yazılmış lekeyi bir türlü çıkaramıyor, belki de çıkarmak için çaba göstermiyordu. Merdivenler öyle uzun ve yorucu geliyordu ki, sol ayağımı kaldırıp atmaya çalışırken ayağımın takılmasıyla devrildim. Yüz üstü ve bir daha da kalkmaya çalışmadım… Başımdan akan kanlar ile oynuyor bir yandan da sigara yakmaya çalışıyordum. Işıkların sönmesi ile etrafı zifiri bir karanlık kaplamıştı. Görebildiğim sigaramdan çıkan kırmızı soluk renk ve kendimi inandırmaya çalıştığım bir rüyaydı.
***
Gözlerimi açtığımda kırmızı kanepemde buldum kendimi, etrafa baktım, bir ses bir şey yoktu. Kafama dokunduğumda sargılı ve ağrılıydı. Doğrulmaya çalıştım ama üzerimde ki battaniye öyle bir sarılmış ki iki yanıma, kalkamadım. Birkaç saat yukarıya tavana doğru baktım. Sonra bir kapı açılma sesi ve o içeriye girdi. Elinde bir tabak çorba ile bacaklarımın oraya kıvrıldı. “Ne oldu bana” dedim. “ Şimdi ne olduğunu düşünme, sıcak çorba getirdim, hemen içmelisin” dedi. Filmlerde gördüğüm sahnelere hep imrenir sonra da kendimce “kurgu bunlar, gerçekte böyle olacak değil ya!” diye telkin ederim ama şimdi onu karşımda ve bana çorba içirmeye çalışırken görmek, hayatın daha inanılacak ve şükredilecek kısımlarının olduğunu düşünmeye bundan sonra ki zamanlar da her şeyi kadere bağlamamaya gayret edecektim…

Bir müddet böyle gelip gitti. Artık daha güzel ve daha iyi uyanıyordum. İyice alışmıştım. Her sabah, kitap okuyoruz, çay demliyor beraber kahvaltı yapıyorduk. Bir kez olsun, içimden ona karşı şehvetli arzular hissetmiyor sadece onunla beraber olmayı çay içmeyi yahut yürümeyi istiyordum. Okul yolunda veya koridorlarında onu bekliyor, onu mutlu edecek ufak hediyeler düşünüyordum…

Sanırım o günler hayatımın en güzel günleriydi. Hiç unutmuyorum bir keresinde; Yurdun önünden iki tane bisiklet çalıp, şehri boydan boya gezmiştik. Sonra bir evin bahçesinde gördüğüm gülleri koparmak için yakınlaşıp, evin kapı açılması ile ne yapacağımı bilmeden yere düşmüştüm. Kahkahalar eşliğinde oradan uzaklaşmıştık. -Biraz kızarmadım da değil-  o gülünce ağaçlar, kuşlar herkes gülüyordu…

O zamana kadar hiç yakınlaşmamız, hiç bu konuları konuşmuşluğumuz olmamıştı. Aptallık ki ne aptallık! O gün yerden kaldırmak için yardım ettikten sonra bir bank köşesine oturup uzun uzun sohbetler ettik. Ben her zaman ki gibi kendimi beğenmediğimi, çirkin olduğumu ve arada onun ne kadar güzel olduğundan bahsedip durdum. Üşümüştü, böylelikle biraz daha yakınlaşıp kolumun altına girmişti. “ En sevdiğin hayvan hangisi?” dedi hafif üşümüş sesiyle. Bu zamana kadar düşünmüş değildim. Hatta ben onunla her şeyi sevmeye başlamıştım ama kendimi benzetecek olsam bir hayvana en ideal cevap bu olacaktır diye düşünüp: “ Karga” dedim. Yüzüme baktı neden diye sormasına izin vermeden: “Peki ya sen?” der gibi baktım yüzüne ve o ellerimi tutup: “Kuş” dedi. Uzun müddet ikimizde sustuk.

Ay öyle parlak ve sakin, hiçbir şey bu anı bozmak istemiyor gibiydi. Bu zamana kadar hep yüreğimin sesiyle bu anıları biriktirmiş olmam beni bir an huzursuz etti. Yüzüne çaktırmadan baktım. Bembeyaz yüzü, güzel saçları, masmavi gözleri vardı… Birde kendimi düşündüm, çelimsiz vücudum, çirkin suratım ve sürekli bunları aklıma takacak bir kişiliğim… Ben onu mutlu edemezdim. O hayatında daha güzel, daha muvaffak şeyleri hak ediyor, ben onu kendi kötü kaderime dâhil edip, mutsuz edemezdim…
“Bir karga bir kuşa sarılamaz!” diye bağırdım.

Ürktü bir an ve kolumu bıraktı. Kolumu bırakmasıyla fırladım yerimden ve arkamı dönüp gittim… Hiçbir kelime etmesine izin vermeden öylece bırakıp gittim. Şimdi aradan yirmi koca yıl sonra anladım ki aşk, kaderin müdahale etmesine izin vermezmiş…

21 Aralık 2018

Bir ağıt şarkısında arayıştayım...

...

Bir garip rüya görüyorum; sessiz bir çığ gibi önce boğuyor karanlıkta beni sonra üşütüyor. Uyanıyorum gecenin karanlığına bilmem kaçıncı kez aynı leş ağız ile küfürler savurarak. Yakıyorum tüm olan bitenleri kafamdaki dünyada.

Durup kendi satırlarıma sayıyorum yalnızlığımı… Kaç gecenin sabahına daha uyanmam gerekli? Kaç gece daha bir şeylerin geçmesi için uyumalıyım… Bak beni bu yokluğu alıştıran peri masalından fırlamış bir cadının elleridir. İnanmadığım tüm yalan gerçeklerdir. Sen sahi nasıl oluyor da bu kadar biçimsiz bir yokluğa ayak uzatabiliyorsun…

Senin bu hiçlik okyanusun da varoluşunu izliyorum satırlarımda. Kendimi orada seninleyken mutlu ve huzurlu görüyorum… Gün aynı saatte ve aynı gecede kararıyor… Bu telaş içinde uyuşturucunun etkisiyle gün buluyorum kutlamak için yaşamı.

Her gün aynı güne uyanmak canınızı acıtmıyor mu? Yakmıyor mu beyninizde bitmeyen bu anlamsız boşluğu. Karışmaktan çekiniyor musunuz? Alışmaktan ve yaşamaktan…

Tek eğlencesi cebindeki son parayı bu zindandan çıkabilmek için daha doğrusu “eşref saati” kitabında “Şevket Rado” gibi ‘Hayatı iyi karşılayabilmenin sırrını bulabilmek için her şeyden önce gülümsemeyi öğrenmemiz gerekiyor...’ 

Bende son kuruşumu biraz gülmek ve eğlenmek için zor bir yolu seçiyorum.
                

2 Aralık 2018

Ben Şimdi Neye Benziyorum?


Ağlamak'lı bir sokağın karanlığına dalıyorum.
Bir deli geçiyor yanımdan, sarılmak istiyorum.
Bir o yana bir bu yana kızıp duruyorum. 
Susmak istemedim çünkü hiç sevilmedim. 

Yürüyorum  bir adam bir manavda, 
bir kadın bir bar kapısında,
bir çocuk araçların ortasında,
herkes yolunda dedim ya;
 ben şimdi neye benziyorum...


30 Ekim 2018

Yaşamak öyle anlamsız…


Sahibi olmayan mısralar gibiydim;
Dışarıda avaz, avaz bağıran kuşların,
Zamanımı çalmaya çalışan umutların;
Peşlerinde kendimi yitirdim.
*
Bu soluksuz yürüyüşün,
Bir adı olmalı diye düşündüm.
Yaşamaktı!
Her gece her saat hayalinle yaşamak…
*
Bir sokak lambasının altında,
İçtiğin her sigaranın,
Kaybettiğin tüm hayatının,
Bir parçası seni anlamaktı.
*
Kelimelerin içinde boğulup,
Senin sözlerinde var olmak.
Avucumdan kayıp giden inancımın,
Senin ellerine bağlamaktı.
*
Yaşamak diyorum!
Öyle keyifsiz,
Öyle anlamsız

    Ve öyle sıradan…

12 Eylül 2018

Fakat sen bir başkasını öpüyor olacaksın.



Zihnimi bulandıran,  
Kirli ellere sahiptim. 
Akranlarım yaşarken,  
Ben her şeyi terk ederdim. 
Küçük bir çatı katı, gibi 
Dar ve köhneydi yüreğim. 
Sığdırabildiğim kim varsa, 
Zamanın içinden çekip alır, 
Mandalina ağacının gölgesinde beklerdim. 
Bu bekleyiş, 
Yaşamın ötesinde kalmış. 
Yarım binaların ve  
Yarım insanlarındı. 
Az evvel bir mermi, 
Her elleri cebinde gezen, 
Tutsak gölgelerin,  
Ayak basmaya çalıştığı yerlerde 
Yüreğime düştü… 
Ben hiçbir şey hissetmeyen, 
Ölülerin şehrinde kraldım.  
Ve bu kutuplardan, dizlerime kadar çektiğim yalnızlık… 
Bir gün son bulacaktı! eminim. 
O gün, 
Bu vücuduma hap solmuş dudaklarım  
savaşların arasından sana seslenecek; 
Fakat sen bir başkasını,  
Öpüyor olacaksın…  



Not: Rıhtım Dergi 37. Sayısında Yayınlandı...   Gitmek için...