AtakanAydın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
AtakanAydın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Eylül 2019

Sadece seni istedim...


Hatırlamak
Kanlı bir bıçak gibi dolaşırken
Mutsuz omuzlarda
Vazosu hiç kırılmayan bir ev istedim…
^
Başımı koyacağım bir düş
Birlikte eğilebileceğim bir balkon istedim.
Hayata küsmeden, doğan
Solmadan açan bir çiçek olmak istedim…
^
Seni insan tanımı sıfatlardan
Yerden ve gökten uzaklarda
Sadece benimle gülen
Biri olarak görmek istedim.
^
Her şeyin ve herkesin ortasında
Sessizliğin…
Dikenli kanca gibi yapıştığı boğazına
Yarınları düşünmeden sarılmak istedim…
^
Ben,
Sadece ve sadece seni istedim.
Sen,
Seninle gelen her şeyi…              

2 Eylül 2019

Üzülme, bundan başka bahar yok...



Güzel bir şarkı tutsun elinden,
Güzel bir şiir.
Koynuna varmadan bitsin,
Bu anlamsız rüya…
*
Uyanma!
Biraz darlan.
Hatta efkârlan.
Nemli, kötü bir tütün iç bugün…
*
Soyunma sakın, yedi yabancıya.
Dinle ama anlatma.
Solmasın göğsündeki
O keskin, biçimsiz yara…
*
Beni unut, bizi unut…
Ama sakın ola;
Üzülme sevgilim,
Bundan başka bahar yok…

22 Ağustos 2019

Güneşi Doğuranlar...


22.08.2019
Hayat,
İnce bir kum tanesi üzerinde
Sert rüzgârlar eşliğinde
Tutulmaktı mavi bir denize…
*
Yorulmuşsa, ruhun
Sıkılmışsa bu içi boş  
Yorgun düzlemde
Güneşi doğur, güneşi sen doyur! 
*
Önünde hayat var!
Bak…
Yine de inanmıyorsan, bekle!
Daha solmamış çiçekler…
*
Yağmur
Bekletiyorsa, yalnız seni ve geceyi
Sessizlik; delilik üstü bir yerse zamanda
Takılıp kalma, inan yaşa bu çamurda…
*
Belki yaşamın, güneşe hamle yapar,
Belki korkar insan tutunmaya
Ait değilsin biliyorum buraya
Burada bizimle boğulma…


21 Ağustos 2019

Yalnızlık Hikayesi...


 21.08.2019
Bir ağaç gövdesi saklar beni,
Suların seslere karıştığı
Yemyeşil boyalı
Camdan bir rüyada…
*
Hepimiz aniden uyanırız,
Arka bahçesinde bu dünyanın.
Yeni açmış bir çiçek yerine
Kurutulmuş bir gülü koklamaktır, yalnızlık.
*
Kurulmuştur senden önce,
Söylenmiştir
En güzel ve en gerçek
Yalnızlık hikayesi…



7 Ağustos 2019

Üzgünken ellerim...



Sokağa kapısı açılan
Küçük bir kulübeyim ben.
Kırık bir vazoda,
Kurutulmuş bir gül…
*
Düş kırıldı bu gece
Kalemim soğudu…
Soğuk, yalnız…
Karanlık bir odayım ben.
*
Dilimde yangın karası
Güneş sarısı bir lekeyle…
Dengesi şaşmış bir kuklanın,
Parmak uçlarında yürüyorum…
*
Tersine giyilmiş
Bir hayatın…
En sessiz,
Yürüyüşüyüm ben…
*
Bir yanımda hafız burhan çalıyor,
Bir yanımda senden bir hatıra…
Ey, Sessizliğin kasırgası!
Koyu bir mavidir,
Üzgünken ellerim…

2 Temmuz 2019

Yolcusu Olmayan Duraklar


Aslında her şiir bir hikayeyi bir anıyı temsil ediyor... 

{Şiir de bahsettiğim durak burasıydı. Eminim ki uzun yıllardır kimse tarafından rahatsız edilmedi. Bende birkaç ziyaret sonrası onu bu sonsuz yolculuğunda, yolcusu olmadan uğurlayabildim. Çiçeklere, böceklere eş dost olduğunu gördükten sonra unutamazdım.  Onu kendi hayatıma bir şiir ile dahil etmeye çalıştım, umarım hiç güzelliğinden ödün kaybetmez…



Önemsemiyorum…
Yırtık bir çorapla dolaşıyorum dünyayı.
Bir yerde kuş sürüleri takılıyor ayaklarıma,
Birbiri ardına atıyorum hayallerimi.
***
Çirkinliğim…
Bu satırlara vuruyor kendini.
Kuş konmaz denmeyi tercih ediyorum.
Karartıyorum! Eski bir çekyatta kalan,
Tüm yaşayabildiklerimi…
***
Temiz bir kağıda yazmaya çalışsam da,
Günahlarımı…
Affetmiyor! Küçük kalbim,
İnanmazken böyle bir yaşama…
***
Dedim ya;
Önemsemiyorum hiçbir şeyi!
Yolcusu olmayan duraklar,
Denk geliyor bana,
Çaresiz bekliyorum…

20 Mayıs 2019

Kırık Bisiklet - Öykü


...

 Atakan Aydın 16.05.2019
       O bahar hiçbir çocuk evden dışarı çıkmaya yeltenmedi. Mahallemizin esmer yağız delikanlısı Ali, bütün çocuklara öyle bir korku salmıştı ki; karşı mahallenin çocukları bile Ali’yi gördüklerinde başlarını öne eğer, geçmesini beklerdi.  Ali babasının ona uyguladığı şiddeti, bende dâhil olmak üzeri bize gösteriyor, bizim ona karşı sevgimizi kendi çıkarları için kullanır ve bizi azarlamaktan çekinmezdi…

            Bir sabah okul telaşı ile evden alelacele çıktığımda, Alilerin kaldığı evin önünden geçiyordum. Pencerenin kenarına sıkışmış perde aralığından odanın içini merak edip bakmaya başladım. Alinin babası Hasan abi Elinde içki şişesi ile bir kenarda sızmış, Annesi Feriha hanım oğlunun sessiz, sedasız üzerini giydiriyordu… İçimde ürkütücü bir merak ile birkaç saniye pencere kenarından onları izlemeye koyuldum… Mahalleden geçen camii imamı Rüstem abi: “Şiişt Erdem neye bakıyorsun? Ayıp değil mi çocuğum?” diye bağırınca, Ali’nin beni fark etmesi saniyeler aldı. “ Kim var orda! Neye bakıyorsun! Diye Alinin arkamdan haykıran sesleri; kalbimin yerinden çıkacak kadar hızlı atmasına,  nefes bile almadan soluksuz okula koşmama neden oldu…

            Okul girişinde Cahit ile karşılaştım. İçimdeki korkuyu ve derin nefes almalarımın sebebini sormaya çalıştıkça, konuşamıyor, kolundan tuttuğum gibi okulun arka tarafındaki banka sürüklüyordum…

“Cahit, Ali beni öldürecek!” dedim.
Meraklı bakışlarıyla:

            “Neden, niye öldürsün seni?”

  Dudaklarımın kuruluğunu dilim ile tazeledikten sonra: “Sabah okula gelirken onların evinin perdesi açıktı, bende kafamı uzattım, o sırada da Ali beni fark etti ve ben ne yapacağımı bilemeden kaçarak oradan uzaklaştım.”

            “Bunun yüzünden seni neden öldürsün? İlahi Erdem Aliyi bilmiyor musun, öyle sert olduğuna bakma, geçen yaz hatırlamıyor musun başımıza gelenleri?”

            “Sahi şu kırık bisiklet meselesine ne oldu? O yaz teyzemlerden geldiğimizde birkaç duyum işittim ama herkes sükûnetini koruyordu, bende üstelemedim…”

            “Ah o bisiklet, nelere yol açtı bir bilsen…”

Hafif bir tebessüm ettikten sonra, beyaz dişleri arasından gülümseyerek ekledi: “ Ali seni öldürmeden anlatayım en iyisi Erdem…”
***
            “Siz teyzenlere gittiğiniz gün çok sıcak mı sıcak bir gündü. Rüzgâr bile kendi payına düşen esintiyi hakkıyla yerine getiremiyordu. Mahallenin aşağısında duran dondurmacıdan tüm çocuklar dondurma almak için sıraya giriyorduk. Ali mavi cilalı bisikleti ile mahallenin aşağısında tur atıyordu. Siz o sıra araba ile yanımızdan geçmiştiniz… 

Ali, Hasan abinin geldiğini görünce alelacele bisikleti bizim top oynadığımız parkın kenarına bırakıp, kahvenin oraya doğru koştu. Tabi biz çocuklar durur muyuz, hepimiz bisikletin başına üşüştük. İçimizden en kurnaz olanı bir teklifte bulundu, güya hepimiz sıra ile binecektik ve Ali’nin haberi olmayacaktı. Tabii kimse ilk binecek olan kişinin kendisi olmasını istemiyordu… 

Arkalardan gözlüklü Cevdet, ben binerim diyerek atladı. Park’ın çevresini iki defa döndükten sonra, diğer çocuklarda kendi çekinmeleri yenip sırası ile bindiler. Sıranın sonunda ben vardım Erdem… Tam elimi yerde duran bisiklete atacaktım ki, arkadan bir ses! Bir kıyamet koptu. Ali bütün telaşı ile bu tarafa doğru hem bağırıyor hem koşuyordu… Derhal bütün çocuklar dört bir tarafa dağıldık.  Nasıl can havli ile kaçtıysam eve kadar hiç soluk almadan koşmuşum.

Ertesi hafta bu mevzuları unutmuş bütün çocuklar park da bilye kapıştırıyorduk ki; ali elinde bisikletin tekerleği ile yanımıza geldi. “ Kim yaptı bunu! Çabuk söyleyin!” diye bizlerin üzerine gelince herkes susmuş bir kenara çekilmişti.

Derhal söze atladım.

“Bunu bizim yaptığımızı nerden çıkardın! Bir hafta oldu biz seni görmeyeli!”

Gözleriyle herkese sinirli bir bakış attıktan sonra:
            
“ Siz yapmadınız ama siz nazar değdirdiniz! Annem öyle dedi. Eğer insanlar bir şeyi çok beğenir ve kıskanırsa nazar değdirirler ve istedikleri şey her neyse hemen yıkılır, bozulur veya kırılır…”

 İşte birkaç gün sonra mahallede kimi görsem, birbirine bu kelimeyi söylüyordu. Sebebini sormaya çalıştıkça da “Annem söyledi, öyle bakma! Onu deme!” gibisinden çıkışı veriyordu…
***
            Bütün yaz böyle geçti Erdem… Mahalleye bir nazar değdi o yaz sorma gitsin…

13 Mart 2019

Bilinmeyen bir kadının gidişi - Öykü

 Atakan Aydın 13-03-2019

Sahipsiz martı sesleri geliyordu uzaktan, Kadıköy sahilde kol kola dolaşan çiftlerin ve bir ton ıvır zıvır sesleri geliyordu… Kaçırmış olma telaşı ile koşar adımlarla ilerliyordum. İskelenin kenarında saçları ağrımış, sakalları tütünden renk değiştirmiş balıkçı abilerin dışında, sokak hayvanları ve onları izleyen birkaç mendil satan çocuk vardı. Gözlerim adımlarımın hızında etrafa bakmaya çalışıyor, bir yandan da telefonumdan saati kontrol ediyordum…

            Denizin maviliğinin kenarında oturmuş: kırmızı can alıcı bir etekle kadın, saçları omuzlarında ve kumral, ince belini beyaz kurdelesi takip ediyor… Bir kaç adım attıktan sonra geriye baktım, saate baktım ve bu ikilemde yeis içinde kaldım. Kararım kesin olmamak ile beraber içimde hissettiğim burukluk beni yavaşlatmış hatta durdurmuştu. Yetişmem gerekli diye düşündüğüm, iş görüşmesini geleceğime atılacak büyük bir adım olarak görmeye çalışıyor, çocukluğumdan beri hayalini kurduğum aşk parçalarını bu kadın ile yapbozun tamamlanacağını da kendime telkin ediyordum…

            Karşımda hayatımın en güzel ve en içten inandığım rüyasını terk edip gitmek ve yaşamın ehemmiyetsiz olan taraflarında yalnız yüzmek istemiyordum… Denizin ve gökyüzünün kesiştiği şu noktada alnımdan derin derin terler akarken, gözlerimi alamadığım ve yüzünü dahi göremediğim bu yabancıya bu derece inanmak, tekrardan mavi gözlü bir devin cumhuriyete sahip çıkmasını inanmak gibiydi, zor ama imkânsız değil…

            Eteğinin rüzgârdan sallanan kısımlarını parmak uçları ile kapatıyor, yerden aldığı irili ufaklı taşları maviliğin, yorgunluğuna doğru atıyordu. Adım adım yakınlaşıyorum. Dikkatini çekmek için bir taş da ben alıp hızlı bir şekilde fırlatıyorum. Fırlattıkça daha da kızıyor, kızdıkça fırlatıyorum. Yaşamın ürkütücü hiçliğinde, derinlere kaçan şu düşüncelerimi kızgın bir boğa gibi sakinleştirmeye çalışıyor, ne yapacağımı bilmediğimi ama yaptığım şeyin doğru olduğunu düşünüp sürekli dilime getiriyordum…

            Dalgaların sesleri arasına sıkıştırdığım birkaç cümle ile beynimde dans ederken; fazla gelen lafügüzafları martılara, dalgalara naralar atmakta buldum. Yanımdan bir uğultu bir ses, onun dudaklarında şu sözler bir ok gibi yağdı üzerime: “Bu kadar ses yapacak ne vardı oysa. Bakın bana bayım ses çıkarmıyorum, keyfini çıkarıyorum… Konuşmak için yaratıldığını düşünmüyorum dudakların...”

            Bunları söylerken ki hali beni daha çok huşu içinde bırakmaya ve daha da yakınlaştırma yetmişti. Gözlerimi göğüs hizalarına bakacak kadar kaldırıyor, sonra söylediğim sözler karşısında kabahat işlemişçesine etek boyuna kadar geri indiriyordum. “Sessizlikte bir eylem değil midir? Hem çok susmak insanı delirtir” dedim… Cebinden çıkardığı sigarasını rüzgâra ve martılara aldırış etmeden, hızlı hızlı içip, taşlar ile oynamaya devam etti...

            On iki veya on üç yaşlarında, kirli saçlı, uzun ve çelimsiz vücutlu bir çocuk; “Simit! Taze simit!” diye bağırarak arkamızdan geçerken, adını bile sormaya çekindiğim kadın ayağa kalkıp “ Genç adam bir simit ver bakalım!” dedi. Parmağının ortasına nikâh yüzüğü gibi taktığı simit ile yanıma kadar yanaştı. “ Al bakalım! Şimdi kızdığın martılardan af dilemen için iyi bir fırsat, Hadi al bakalım…” İki parçaya kopardığı simitleri maviliğin kenarına gelip, bizi seyreden martıları, kuşları doyurmak ile geçiriyor, fırsattan istifade sorular sormaya çalışıyordum.

            Nereden başlayacağımı, ne soracağımı bilmeden “Senin hikâyen nedir? Ne iş yaparsın?” Diye söze girdim.

            “Benim bir hikâyem olduğunu düşünmüyorum, günlerimi deniz kenarında geçiriyor, kuşları izliyor, mütemadiyen ise sigara içiyorum… Herkesin namütenahi bir hayal gücü, isteği, arzusu vardır, benim yok. Günlerimi sadece beyaz bir çorap gibi temiz tutmaya çalışıyorum…”

            Hayat öyle tesadüfler ile doludur ki; onca yıl üniversite ve okul sıralarında bilek çürütüp, güzel bir iş fırsatını bulduğumu düşündüğümde, yıllardır aradığım gerçeğin o olmadığını sadece ve sadece birkaç saniye de belki de birkaç saniyeden daha kısa bir sürede fark ettim. Ama şunu gerçekten bildiğimi düşünüyordum; buraya, bu hayata sadece ve sadece para kazanmak ve harcamak için gelmediğimizi, daha iyi bir şey için daha muvaffak şeyler için geldiğimizi, fakat inanmanın en büyük aptallık olduğunu sadece başarmak için çalışmanın gerektiğini küçük yaşlarımda tanrıyla sohbetlerimde öğrenmiştim…

Gözlerinin maviliğine doğru bakıp: “Neden beyaz çorap? Beyaz çorapları çok mu seviyorsun?” dedim.   

Gülümsedi: “Hayır, sevmek değil aslında, benimki bir çeşit inanmak, bağ kurmak...” Dedi.
Bazı hayatlar vardır, öyle kapalıdır ki yaşamaya, hiçbir güç onların hayatlarını, hikâyeleri kendi dillerinden başka bilemez. Karşımda hiçbir cevabını alamadığım, belki de kendi dilimde ama deliler gibi merak ettiğim şu kadını nasıl tanımak istiyorum kim bilir. Artık bu hayat ile ilgili tahammülüm ve zamanım kalmadı. Yapıştım kollarına tam bağıracaktı ki: parmağım ile sus işareti yaptım.

            “Bakın isminizi bile sormaya çekindiğim şu zaman diliminde, sizden ürktüğüm ama fevkalade bir ilgiyle sizi merak ettiğim doğrudur. Ne olur bana izin verin sizi tanımak için, sizi ilk gördüğümde; yıllardır aradığım gerçeğin siz olduğunuzu fark ettim. Ben sizden gelebilecek her cevaba hazırım, ama kendinizi bana bahşetmenizi rica edeceğim. Bir de şu beyaz çorap meselesini…”

            Kolunu sert bir şekilde çekti ardından yüzünü ekşitip; “Onca kirletilmiş duygunun içinde benim beyaz çoraplarıma mı takıldınız? Sizin gibiler her şeyi, herkesi merak eder. Sonra öğrenmek istediğini duyduktan sonra yani beyaz çorapları kirlettikten sonra bir köşeye atar ve gider…”

            Eteğini düzeltti, çantasını koluna takıp, maviliğin sahil boyunda arkasına bakmadan ve bir hoşça kal demeden ufuklara doğru yol aldı… O gidişin ardından deliler gibi merak ettiğim kadını; ellerimden kaybettiğime mi yanayım yoksa temiz ve güzel beyaz çoraplarına baka kalmama mı?


 

6 Mart 2019

Bir karga bir kuşa sarılamaz. - Öykü


...

Atakan Aydın 04-03-2019

Ne zaman bir sevgili görsem içim üzülür, sigarama sarılırım… İçimde bayram sevinci gibi biriktirdiğim birkaç anı dışında hiçbir şey beni mutlu etmeye yetmemiş, hep yeis içinde bırakmıştı. Yaşımın son semalarında yol boyunca her taşı her sokağı; sanat galerisi gezer gibi saatlerce izliyor, köhne evimin yolunu tutuyorum. Bu tekerrür yaklaşık yirmi yıldır böyle devam ediyor, ben yarım bıraktığım bir aşkı; bir inanç niteliğinde durmadan arıyorum…

Aylardan kasım, hava bir kâbus gibi içimi bunaltıyordu. Üniversite okumak için geldiğim bu şehir de yalnız başıma bir oda da durmadan sigara içer, dışarıda soğuğa veya rüzgâra aldırış etmeden el ele dolaşan çiftleri, sevgilileri pencere kenarından izlerdim. Bu kasabaya daha ayak basmadan önce kafamda kurduğum dünyanın şimdilerde hiçbir izi yoktu. Sadece yalnızlığımın olur olmadık tadını çıkartıyordum…

Pencere kenarındaki tekli koltuğumda oturmuş, önümde izmaritten gözükmeyen küllüğü, yarım bırakılmış bir tabak makarnayı ve masanın üzerine birikmiş su birikintisi ile güneşin batışını izlerken, bir yandan da alt komşularımda çalan müziğin ne olduğunu düşünüyorum… Sonra bir sigara yakıyorum ve yarısını içip söndürüyorum… İçimi boş bir dünya ya benzetiyorum. Hayat var ama yaşayan yok…

Bu oda da kaldığım üç ay boyunca; alt katta, her gün bayram havası vardı. Hayatımda duymadığım müzikleri, oyunları kızlı erkekli oynuyorlar, arada ise benimde sevdiğim havalardan açıyorlardı…  İlk zamanlar kızıyordum, bazen de küfürler savuruyordum. Onlar da benim yaşlarımda ama nedense mutluydular. Onların mutluluğunu kıskanıp belki mutsuz olmalarını istiyordum sanırsam ama yalnız kaldığım şu daracık oda da bilmedikleri bir ses oldukları için onlara alıştım…

Bir kargaşa sonrası neye kızdığını bilmez bir tavırla; yalnızlığıma, umutsuzluğuma ve önümde duran Salvador Dali’nin tablosuna küfürler savururken: Birden kapının çalınması ile sesimi, konferansa hazırlanmakta olan bir eğitimci gibi değiştirip, lafügüzafları aramakta olduğum hayatın amacına bağladım…

Bir müddet kulak asmadım. İkinci defa kapıya vurduklarında, bir hızla kapıyı açıp karşımda duran mavi ceketi, uzun kumral saçları ve yüzünde çocuksu bir tebessüm ile ismini hatırlayamadığım heykelleri andıran kadına baka kaldım. Gözlerim, gözlerine değince kelimeleri toplayıp bir şey demeye çalıştı ama o kadar utandı ki; gözlerini kaçırıp sadece;
“Sen şu okuldaki melankoli çocuksun” diye bilmişti…

İkimizde beklenmedik bu söz karşısında gülümsedik…

“İnsanlara böyle bir izlenim bıraktığımı bilmiyordum…”

Elini uzattı: “Ben Liya, beni alt kattan seni davet etmem için gönderdiler.” Dedi.

Parmak uçlarını avucumun içine doğru kavradıkça, elinin sıcaklığı vücudumun en derin safhalarında bir kitap aralığında unutulan, kurumuş bir gül yaprağı gibi önceleri parlak sonraları solmuş ve kurumaya yüz tutmuştu. Birkaç saniye nedeni bilinmez bir tavırla yeis içinde kaldım…

Yüzünde öyle bir buhran vardı ki; bunu birkaç dakika sonra fark edebilmiştim. Gözleriyle elimizi gösterdiği vakit: “Affedersin, üzerime bir şey alıp hemen geliyorum” diye şaşkın ve telaşlı bir cevap verdim. Ben çocukluk anılarımda dâhil, hiç toplu ortamlara ayak uydurabilen biri değildim ama bu kızda beni çeken ve onun saçlarından, ellerine kadar içimi huzurla dolduran bir hali vardı. – Hani en müteessir günlerinde sevdiğiniz bir şarkının radyoda çaldığını fark edersin ya sonra yüzünüzde oluşan aptal gülümseme ile içine bir huzur bir yaşama isteği doğar, işte buydu.- 

Şimdi odanın içinde dört dönüp ne yapacağımı düşünürken tekrardan seslendi. “Biraz çabuk olabilir misin?” Artık geri dönüşü olmadığı için üzerime hırka alıp çıkmak durumunda kaldım…

Koridorda ve merdivenlerden inerken ahenk ile dans eder gibi sallanan saçlarını ve uzuvlarını bir adım arkasından gelerek takip ediyordum. Bu süreç her ne kadar bitmesini istemesem de birkaç dakika bile sürmedi. Kapıya geldiğimizde, eliyle saçlarını topladı, ceketini düzeltti ve kapıya vurması ile beraber şiddetli bir ses tonuyla; “ Kapıyı açın!” diye haykırdı.

Birkaç dakika öncesine kadar, nazik ve güzel görünen kadın, şimdi karşımda sinirli ve çirkin bir hal almıştı… İçerideki ses birden sustu, kapı açıldı. Meraklı bakışların kapı arkasından bana doğru baktığını gördüm. Yavaşça ayağımdaki terlikleri çıkarıp, göz ucuyla çoraplarımı kontrol ettim. “Hoş geldin” sözcükleri dört bir ağızdan üzerime doğru gelince kalbimin bir anda hızlandığını ve kızardığımı fark ettim.  İçeri geçtiğimizde köşede bulunan sarı saçlı ve turuncu sakallı bir genç ayağa kalkarak elini uzattı: “ Ben Hakan” dedi.  Elimi çekinerek uzattım ve “Memnun oldum” diyerek köşede cam kenarında bulunan koltuğa oturdum.

Ortada bıraktıkları soda şişesi neden benim buraya davet edildiğimi aydınlatıyor gibiydi. Hakan söze girdi: “ Biz şişe çevirmece oynuyorduk! Liya cesaret deyince, bizde seni davet etmesini istedik. Bizimle beraber oynar mısın?” Diğer iki kızda Hakanın sözlerini tekrarlayıp muhabbet açmaya çalışıyor, arada masaya getirdikleri abur cuburları bana doğru uzatıyorlardı.

Cevabımı söylememe izin vermeden elimi çeken Liya ve onun derin bakışları, beni şişenin yanında yer etmemi sağlamıştı. Birkaç soru cevap sonrası nerdeyse aile bireylerime kadar öğrenmişlerdi. Soru aşk ve anlam üzerine yoğunlaşınca; karşılarında bir heykel gibi durduğumu, ilgimi ve alakamın olmadığını fark ettiler, topu bana atmayı bıraktılar ve alkol sefasına başladılar… Elime tutuşturdukları bir bardak şarap ile karşımda oturan Liya’yı izliyor, bana doğru baktığını fark ettiğimde hiçbir şey ile alakam yokmuş gibi tavanı, duvardaki tabloyu bazen de kitaplığı izliyordum.

İçeride dönen muhabbetlerin hepsi bugüne kadar duymaktan kaçtığım veyahut bulunmamak için elimden gelen gayreti gösterdiğim bir hal almıştı. Buraya gelirken böyle bir şeyle karşılaşacağımı aklımın ucundan geçirdiğim halde kendime kızıyordum. İçimde o kıza duyduğum his olmasa şu pencereden tereddütsüz bırakırdım kendimi...

Uzun saatler sonra herkes bir köşeye çekilmiş, kimi televizyona, kimi de elindeki telefon ile uğraşıyordu. İçimde kapı eşiğine çarpan bir ayağın aniden gelen ağrılarını taşıyor, onun yanına oturup, sızmış numarası yapmak, saçlarını okşamak istiyordum… Beni fark etmesinler diye adımlarımı parmak uçlarıma kadar indirip, salonu birkaç tur döndüm. Her ne kadar yüreğimi kandırmaya çalışsam bile, yalandan sızmış, sarhoş numarası yapacak olmama, beynim izin vermiyor, vicdanım bu yapacaklarımla, kaderimi değiştiremeyeceğimi söylüyordu.

Sessiz ve düşüncesiz kapıya kadar gelip, terliklerimi giydim. İnsan her ne kadar değişeceğine inansa bile alnın ortasına kara bir kalem ile yazılmış lekeyi bir türlü çıkaramıyor, belki de çıkarmak için çaba göstermiyordu. Merdivenler öyle uzun ve yorucu geliyordu ki, sol ayağımı kaldırıp atmaya çalışırken ayağımın takılmasıyla devrildim. Yüz üstü ve bir daha da kalkmaya çalışmadım… Başımdan akan kanlar ile oynuyor bir yandan da sigara yakmaya çalışıyordum. Işıkların sönmesi ile etrafı zifiri bir karanlık kaplamıştı. Görebildiğim sigaramdan çıkan kırmızı soluk renk ve kendimi inandırmaya çalıştığım bir rüyaydı.
***
Gözlerimi açtığımda kırmızı kanepemde buldum kendimi, etrafa baktım, bir ses bir şey yoktu. Kafama dokunduğumda sargılı ve ağrılıydı. Doğrulmaya çalıştım ama üzerimde ki battaniye öyle bir sarılmış ki iki yanıma, kalkamadım. Birkaç saat yukarıya tavana doğru baktım. Sonra bir kapı açılma sesi ve o içeriye girdi. Elinde bir tabak çorba ile bacaklarımın oraya kıvrıldı. “Ne oldu bana” dedim. “ Şimdi ne olduğunu düşünme, sıcak çorba getirdim, hemen içmelisin” dedi. Filmlerde gördüğüm sahnelere hep imrenir sonra da kendimce “kurgu bunlar, gerçekte böyle olacak değil ya!” diye telkin ederim ama şimdi onu karşımda ve bana çorba içirmeye çalışırken görmek, hayatın daha inanılacak ve şükredilecek kısımlarının olduğunu düşünmeye bundan sonra ki zamanlar da her şeyi kadere bağlamamaya gayret edecektim…

Bir müddet böyle gelip gitti. Artık daha güzel ve daha iyi uyanıyordum. İyice alışmıştım. Her sabah, kitap okuyoruz, çay demliyor beraber kahvaltı yapıyorduk. Bir kez olsun, içimden ona karşı şehvetli arzular hissetmiyor sadece onunla beraber olmayı çay içmeyi yahut yürümeyi istiyordum. Okul yolunda veya koridorlarında onu bekliyor, onu mutlu edecek ufak hediyeler düşünüyordum…

Sanırım o günler hayatımın en güzel günleriydi. Hiç unutmuyorum bir keresinde; Yurdun önünden iki tane bisiklet çalıp, şehri boydan boya gezmiştik. Sonra bir evin bahçesinde gördüğüm gülleri koparmak için yakınlaşıp, evin kapı açılması ile ne yapacağımı bilmeden yere düşmüştüm. Kahkahalar eşliğinde oradan uzaklaşmıştık. -Biraz kızarmadım da değil-  o gülünce ağaçlar, kuşlar herkes gülüyordu…

O zamana kadar hiç yakınlaşmamız, hiç bu konuları konuşmuşluğumuz olmamıştı. Aptallık ki ne aptallık! O gün yerden kaldırmak için yardım ettikten sonra bir bank köşesine oturup uzun uzun sohbetler ettik. Ben her zaman ki gibi kendimi beğenmediğimi, çirkin olduğumu ve arada onun ne kadar güzel olduğundan bahsedip durdum. Üşümüştü, böylelikle biraz daha yakınlaşıp kolumun altına girmişti. “ En sevdiğin hayvan hangisi?” dedi hafif üşümüş sesiyle. Bu zamana kadar düşünmüş değildim. Hatta ben onunla her şeyi sevmeye başlamıştım ama kendimi benzetecek olsam bir hayvana en ideal cevap bu olacaktır diye düşünüp: “ Karga” dedim. Yüzüme baktı neden diye sormasına izin vermeden: “Peki ya sen?” der gibi baktım yüzüne ve o ellerimi tutup: “Kuş” dedi. Uzun müddet ikimizde sustuk.

Ay öyle parlak ve sakin, hiçbir şey bu anı bozmak istemiyor gibiydi. Bu zamana kadar hep yüreğimin sesiyle bu anıları biriktirmiş olmam beni bir an huzursuz etti. Yüzüne çaktırmadan baktım. Bembeyaz yüzü, güzel saçları, masmavi gözleri vardı… Birde kendimi düşündüm, çelimsiz vücudum, çirkin suratım ve sürekli bunları aklıma takacak bir kişiliğim… Ben onu mutlu edemezdim. O hayatında daha güzel, daha muvaffak şeyleri hak ediyor, ben onu kendi kötü kaderime dâhil edip, mutsuz edemezdim…
“Bir karga bir kuşa sarılamaz!” diye bağırdım.

Ürktü bir an ve kolumu bıraktı. Kolumu bırakmasıyla fırladım yerimden ve arkamı dönüp gittim… Hiçbir kelime etmesine izin vermeden öylece bırakıp gittim. Şimdi aradan yirmi koca yıl sonra anladım ki aşk, kaderin müdahale etmesine izin vermezmiş…

18 Eylül 2018

Anlıyorum Aslında...


Şarampole yuvarlanan hayatlarınızda bizi hep tutunacak  son vagon olarak görmenizi, anlıyorum... Bazılarınızın gözünde hep süper kahraman biz olduk. Sadece sıkışınca! Korkarken, terk edilirken dinlenmek için durulan liman biz olduk...

Oysa şuradan şuraya adım atacak halimiz kalmamıştı yine de süper kahraman olma görevini yerine getiriyorduk.  Eksiksiz... Kusursuz!

Anlıyorum…

Soğuk kış gecelerinde içinizi ısıttığımız halde, bizi soğuk düşüncelerinizde boğmanızı. Kendimizi ikinci el dükkânıymışız gibi hissetmemizi, sizler sayesinde başardık. Kokladığınız her dikenli güller den sonra bizim kırılmış, papatyalarımıza sarıldınız.

"Sevmek" derken bile yaşadığınız, bütün kötü günleri aklınızda tuttunuz. Yetmedi! Sevgiyi kötülediniz... İyi bir insan kalmayana dek bu yer kürede savaşacaksınız, biliyorum... Tek hayali şiir yazmak olan bir adamı bile kendi şiirlerinde boğdunuz.

Sizi anlıyorum, anlıyoruz...

Siz her şeye ve herkese sahip olmak istiyorsunuz! Düştüğünüzde elinizi tutacak biri olsun ama ben tutmayayım istiyorsunuz. Sıkıldığınızda biri sizi eğlendirsin istiyorsunuz. Gözümü açıp iki ayak üstüne bastığımdan beri sürüyor, sürünüyor ve sürecek...

Bazen yalın ayak tarlalarda sonsuz kere sonsuz koşayım istiyorum. 
Kimsenin olmadığı ormanlarda yaşamak ve geçsin ömrüm çiçek böcek beslemek ile istiyorum. Sonra fark ediyorum!!!
Sizin yüksek gökdelenleriniz de şarap içip deliler gibi geyik muhabbeti yapmanız ve bugün ne aldığınızı tartışmanız gerekiyor...

Çok özür dilerim! 
Sizlerin de huzurunu kaçırmak istemiyorum. 

Bir daha geri dönüşü olmayan bu hayatta içine edebildiğiniz kadar etmek istiyorsunuz... Haklısınız!